23 Ekim 2012

Kapı

Yalnızlık bazen çok garip hale dönüşebiliyor. Düşünün biraz. Yalnızsınız. Bir evde kalıyorsunuz. Hiç bilmediğiniz bir şehirde, hiç tanımadığınız insanlarla dolu bir binada ve yapayalnız. Daire kapısının çalma ihtimalinin yüzde sınıf olduğu bir ortam.

Kapı çalınca bir garip oluyor insan. Sanki birisi sizi düşünüp de gelmiş gibi. Kapı çalınca kafanda bin bir türlü şey oluşuyor bir anda. Kim geldi acaba? Acaba postacı mı geldi? Yoksa aidat toplamak isteyen yönetici mi? Belki de yanlışlıkla basmışlardır zile.

Bilemiyor insan. Ve yalnız kalınca insan, en çok ölümü düşünüyor. İstediği kadar yabancı dil bilsin, konuşacak hiç kimsesi olmayınca bunun bile bir önemi kalmıyor. Kendi kendine konuşuyor, kendi kendine sohbet ediyor insan.

Belki kapı açılsa ve içeriye birisi girse her şey daha farklı olur. İşte o zaman tuvalete giderken kapıyı kapatırsın. Banyo yaparken de. Evin içinde çıplak gezemezsin mesela. İşte o zaman, birisi evine girdiği anda pencereleri açarsın belki. İçeriye biraz güneş ışığı biraz da oksijen girsin diye. Belki tam o sırada yalnızlığın da pencereden bir kuş gibi uçar gider.

Gelen kişi yalnızlığı kaçırmış olur. Belki de gelen kişiyi konuşmaya olan açlığını doyurmak için kullanırsın. Aslında buna kullanmak değil de patlamak diyebiliriz. Konuştukça konuşursun. Yalnızken mutfakta biriken kahve fincanlarını, çay bardaklarını, yemek tabaklarını hangi müzikleri dinleyerek yıkadığını anlatırsın. Sen anlattıkça yüzünde gülümsemeler oluşur. O ise sıkılır belki. Belki de çekip gitmek ister ve yeni bir yalnızlığın içerisine gömer seni.

Belki de hiç gelmez…

Kapını çalmak isteyen her kim olursa olsun sen kapıyı açmak istersin bazen. Çünkü yalnızlık o kadar canına tak etmiştir ki dayanamazsın yalnızlığa. “Birisi gelsin de kurtulayım” dersin içinden. Bazen de yanlış kişi gelir zile basar. Kapıyı açmak istemezsin ama dayanamaz yine de açarsın iyi niyetle. Kapı açılınca da her şey daha farklı olur.

Yalnızlığın gitmiş olur belki ama bütün hüzünler sarar dört bir yanını…

Dinleyelim:  jason mraz - life is wonderful

18 Ağustos 2012

Kimseye değer verme ama beni özle

“Zaman” diyorlar ya her şeyin ilacı. Yok arkadaşım öyle bir şey. Tamam. Zaman her şeyin ilacı olsun senin dediğin gibi. Bir de şöyle düşün. İsterse yıllar geçsin. Ben hep aynı kalmaya inat ettiysem, inatla, sabırla, bıkmadan, usanmadan sevmeye devam edersem… Hani nerede ilaç? Hani zaman? Siktir olup gitsin böyle zaman. Zamanın amına koyayım.

Yok yani. Günler, aylar, haftalar, yıllar geçiyor. Geçen sadece zaman oluyor. Geride bol bol gözyaşı,  mutsuzluk, hüzün, keder bırakıyor. Bazen de saçma sapan fotoğrafar…

Sana tavsiyem arkadaşım. Sevme. Hiç sevme. Şair boşuna dememiş “Bağlanmayacaksın” diye. Ben şairi dinliyorum artık. Kafam rahat. Hiç kimseyi sevmiyorum. İşin kötüsü de korkuyorum bir yandan da. Kendimi övmeyi sevmem. Hatta nefret ederim ama bunu söylemeliyim sanırım.
Çok yakışıklı bir adam olamadım hiçbir zaman. Biraz komik adamım sanırım. Hatun çevrem oldukça var. Mesela genellikle kızlardan oluşuyor arkadaşlarım. Çok kız arkadaşımın olması ve sevgilimin olmaması beni gay/ibne yapmaz. Ben aşk adamıyım sanırım. Az önce dedim ya korkuyorum diye. İşte şimdi neden korktuğumu söylüyorum. Hani kızlar arasında olur, her önüne gelen kıza “orospu, kaşar” derler. Ben de erkeğin orospusu olmaktan korkuyorum. Çünkü ıslak etin tadına bakarsan bırakamazsın. Bir de taze ise tadına doyum olmaz.

Yok yani. Yazan da oluyor, asılan da. Lan anlamıyorum. Neyime asılıyorlar. Bildiğin öküzüm ben. Malım. Tipsizim. Ama seviyorlar işte. Ah bir de benim sevdiğim sevse beni. Daha ne isterim ki. İşte bana asılanların çoğunu da ben beğenmiyorum. Şimdi hatun bana asıldı diye sevgili olsam daha ilişkinin başlangıcından ne zaman biteceğini sana söyleyebilirim. Lanet olsun ki çok merhametliyim lan. Bu özelliğimden nefret ediyorum.

Sevilenin götü kalkıyor. Beni sevdiklerinde yükselen arka bölgem gibi, daha iyi anlıyorum. Hani bazen farkında olmadan osurursun da hiç önemsemezsin ya. Heh işte bazı insanlar öyle olsun hayatınızda. Ama hak edenlere yapın bu eziyeti. Mesela nefret ettiğiniz birisinin “yüzüne” dahi bakmayın. Bu ona çok pis koyar.

Aslında ben duygusal bir şeyler yazacaktım lan. Ortaya karışık bir şeyler çıktı. Sende okuduysan teşekkür ediyorum bebeğim. Bir önceki cümledeki “bebeğim” kelimesini sadece güzel ve tatlı hatuncuklar alınsın lütfen.

Ben yaklaşık 10 gün kadar buralarda(bu blogda ve twitter’da) olmayacağım. Fırsat bulursam girerim internete. Beni özleyin lan. Ailem dışında ben özleyen birilerinin olduğunu bileyim en azından ve kendimce mutlu olayım.

Ve şimdiden herkese mutlu bayramlar. Bir zamanlar ev ev gezip şeker toplayan çocuklar vardı, sahi ne oldu onlara? Bu arada eskiden o çocuklardan birisiydim, söylemek istedim.

14 Ağustos 2012

İlk hediye

Aldığın nefesi bile onunla vermek istiyorsun bazen. Onu o kadar çok seviyorsun ki yaşamsal bütün faaliyetlerini onunla birlikte yapmak istiyorsun. Onun sana “hayat” senin de ona “hayat” olmasını istiyorsun ama olmuyor. Sen ona “hayat” oluyorsun o da senin karşına “ölüm” olup çıkıyor, tek seferde kesiliyor nefesini. Sonra da çekip gidiyor bir anda.

Ona aldığım ilk hediye geldi aklıma. Böyle değişik şeyleri severim. Mesela bir gün üniversitede evde oturuyoruz, arkadaşlar maç izlemeye bize geldi. Ulan adamlar şalgam almış gelmişler. Çocuklar eli boş gelmemek için bir şeyler alalım demişler, canları da şalgam çekmiş, almış gelmişler. Abi neden kola ya da fanta ne bileyim meyve suyu değil lan. Oturdum güldüm bol bol. Bunu yapanlar da yakın arkadaşlarımdı zaten. Sorun yok yani. İsterlerse zıkkım getirsinler oturur beraber içeriz. Şalgam ne la?

Her neyse. Kadıköy sahilindeyiz. Üzerinde beyaz atlet gibi bir şey vardı, onun da üzerinde pembe  bir gömlek. Altında mavi bir kot pantolon. Sevgililerime her zaman söylerim “yataktan katlığınız gibi” gelin diye. Bizimkisi de hafif bir toparlanmış gelmiş işte. Doğallığı severim. Şapşal şapşal gelmiş yanıma.

Onu görünce heyecanlanmıştım. Sarıldık, öpüştük, koklaştık derken Kadıköy’deki  -şu sıralar yanından bile geçemediğim- simit sarayına girdik. Hain sevgili. Beraber kahvaltı yapacaktık. Abisi askerdeydi, izine geldiği için ailecek kahvaltı yapmışlar. O çay, ben de çay simit vs aldım oturduk bir masaya.

Sen ona bakmalara doyamıyorsun. Oğlum çok değişik bir şey lan. Sen deliler gibi seviyorsun. İliklerine kadar onu hissediyorsun kendinde. Cinselliği bırak abi bir kenara, unut. İşemek için kullandığın çükün bile gelmiyor o anda aklına. Zaten sen sevgilinin yanında iken, ona sarılırken, aklından seks pozisyonları geçiyorsa hemen o ortamdan siktir olup git bence. Aşk değildir o. Cinsel tatminliğini yaşamak için o sevgilinin yanındasındır.

Masada oturmuş sohbet muhabbet derken ben yanımda taşıdığım poşetten bir hediye paketi çıkarttım. Hiç beklemediği anda gayet öküzce “bunu sana aldım” diyebildim. Hediyeyi de İstanbul dışından almıştım. Hediye alırım, hatta hediye almayı da severim ama bir türlü verme işlemini beceremem.

Hediyeyi aldı. Paketi açtı. İçinde çıkan el yapımı, oyuncak metal arabayı görünce penaltı sırasında ters köşeye yatan kaleci gibi hissetti sanırım. Bir hediyeye baktı bir de bana. Sonra bir daha hediyeye. Gözleri sanki “sen artık gidebilirsin. Ben bu oyuncakla bir ömür mutlu olabilirim” diyordu.

Çok hoşuna gitmişti. Aslına bakarsanız benim hoşuma gittiği için o hediyeyi almış ve onda benden bir şeyler olsun istemiştim. Başarılı olduğumu da düşünüyorum.

Dinleyelim: grup yansımalar - bab-ı esrar

12 Ağustos 2012

Ayrılık başlangıcı

Sabah uyandığın anda aldığın ilk nefesle beraber sevdiğin kişi gelir aklına. Hemen telefona uzanır elin. Bu hareket bazen saate bakmak için bazen de “mesaj atmış mı?” ya da “aramış mı?” sorularına cevap bulmak içindir. Genellikle yalnız insanlar saate bakmak için uzatır o eli. Âşıklar ise soruların yanıtlarını bulmak için.

Tabii ben âşıklar kategorisinde olarak elimi telefona uzattım. Saat sabah 7 filan… Gelen 2 mesaj var. İkisi de sevdiğim hatundan. Mesajları okumak için açtım. O da benim gibi çalıştığı için erken uyanıyordu. Mesajın birisini okudum. Uykulu olduğum halde gözlerim bir açıldı ki deniz feneri gibi. Kapkaranlık bir denizin ortasında olsaydım o anda bütün kaptanlar cumaya gider bana 3 vakit dua ederdi. O derece açıldı gözlerim.

Okuduğum mesajı tam anlamamak istedim ve diğer mesaja geçtim. O da bir önceki mesajı destekler nitelikteydi. Bu sefer gözlerimdeki ışık sönmüş kafama düşen bir yıldırım ile kendime gelmiş, ayılmış, uyanmıştım. O gün işe gitmek istemedim. Hemen o anda kafamı yastığa gömüp yeniden uyanmak ve bu yaşanan mesaj okuma eyleminin bir rüya olduğunu kendime inandırmak istedim.

Ama olmadı. Ne kafamı gömdüm yastığa, ne uyudum, ne gitmezlik yaptım ne de mesajlarda anlatılan gerçekleri değiştirebildim.

Onlar kaldı öylece ve bir ayrılığı başlangıcı doğdu o sabah. İşe gittim. Gün bitmedi. Hatunun yanına gitmek istiyordum. Gittim. Salak salak şeyler yaptım. Neredeyse ağlayacaktım ağlamadım. Gözlerim doldu bir ara çok fena, lavaboya gittim. Görmesin istedim gözyaşlarımı. Acizliğimi görmesin istedim.

“Erkekler ağlamaz” diyenlere Ajdar’ın sol kolu dirseğine kadar girsin. Yok lan. Erkekler de ağlar. Hem de köpek gibi ağlar. Bir bebeğin anlamsız yere saatlerce ağlaması gibi ağlar. Hem de öyle bir ağlar ki hiç fark edemezsin ağladığınız.

Yorumlarınızı eksik etmeyin. Her zaman yorumlayın. Yorum yapmanız sizin de söz sahibi olmanız demektir.

Her neyse. Böyle bir başlangıç yapayım dedim bloguma. Hoş geldin canım benim.

Dinleyelim: nazan öncel - omzumda ağla