6 Şubat 2013

Çocukluğumda

Ayağı toprağa basmayan bir çocuk gerçekten çocukluğu yaşayamıyordur. Çocuk dediğin bina yığınları arasında yaşamaz.  Gerekirse toprak yiyecek benim gibi. Çok salak olduğum için çocukken yediğimi söyler annem. Ben hatırlamıyorum o ayrı mesele.

Benim hayatımın ilk 12 senesi; yeşillik içerisinde, ayağımın toprağa değdiği, kar yağmadığı için(Çok iyi hatırlıyorum 1 defa yağmıştı. O kadar az yağmıştı ki iki parmak kalınlığında bile tutmadı kar. 2,5 litrelik plastik kola şişelerin üzerine oturarak toprak rampadan kaydığım, çam ağacından düşen aynı bir tren vagonları gibi sıraya dizilmiş tırtıllarla oynayabildiğim(her ne kadar çok kaşındırsalar da), istediğim zaman ağaca çıkıp dut, üzüm, yemiş(incir), armut, ceviz, badem gibi çeşit çeşit şeyler yiyebildiğim mükemmel bir şehirde geçti.

O kadar özlüyorum ki o zamanları anlatamam. Yukarıda söylediğim şeyler dışında söylenebilecek çok şey var aslında. Mesela arkadaşlarımla piknik yapardım. Kendi bahçemizde. Havuzun yanındaki yemiş ağacının altında yapardık pikniği her zaman. Birisi evinden domat getirirdi, diğeri salatalık, diğeri bıçak tuz, diğeri de ekmek alır gelirdi. Yine annemden gizli olarak evden alıp getirdiğim sofra bezini yeşilliğin üzerine serer Allah ne verdiyse, biz evden neler alıp getirebildiysek yerdik.

Çocukluğumu yaşadığım şehirden çıkana kadar dünyada “bencillik” diye bir şeyin olduğundan habersizdim. Çünkü yaşadığım yerde öyle bir şey söz konusu bile değildi. İstediğim zaman istediğimin komşunun evine gider, yemek yer, evime geri dönerdim. Çok samimi bir ortam vardı. Ne bir köydü ne de bir şehir merkezi. İkisi arasında kalmış bir yerdi. Bir yanı deniz manzarası diğer yanı ise 10-15 katlı sitelerden oluşan bir yer.

Rahmetli Recep dedenin evinden deniz manzarası çok güzel görünüyordu. Dedemin adım adım yürüyen bir arkadaşı vardı mesela. Bir insan nasıl adım adım yürüyebilir? Yani sağ adımınızı attınız diyelim. Sol ayağınızı da sağ ayağınızın yanına getirdiğinizi düşünün. Öyle yürüyordu adam. Bir kaplumbağadan bile yavaştı sanırım.

Özellikle tasoların çıktığı zamanları çok iyi hatırlıyorum. Çok güzeldi o zamanlar. Çünkü her zaman yeni tasolarım oluyordu. Para vermiyordum. Hem de hiç hatırlamam yeni taso almak için Mehmet bakkala gittiğimi. Aykut idi sanırım çocuğun adı. Kardeşi Cahit vardı. Onların ikisi alırdı yeni tasoları “öküz gel lan seni yutayım da aklın başına gelsin” derdi ve her defasında ben yutardım. (bazılarınız “ütmek”, “yenmek” de diyebilir buna biz “yutmak” diyorduk)

Ha en önemli şeylerden birisini unutuyordum. Zeytin ağacını bilenler vardır. Yapısının nasıl olduğunu falan. Bahçede çok zeytin ağacı vardı ama bir tanesi evimizin arkasındaydı. Ağaç normal bir zeytin ağacı gibi değildi. Yemiş ağacının hemen yanında adete ellerinin birbirlerinin omuzlarına atıp öylece ölmeyi bekliyorlar gibiler. Bu zeytin ağacının dalında yapılmış bir salıncağımız vardı. Mahalledeki bir çok kişi gelir sallanırdı. En çok da ben sallanmak istediğimde ablamın ve arkadaşlarının gelip sallanmasından nefret ederdim.

Ve o zamanlardaki bir çok kişi gibi ben de ilkokulda iken 23 Nisan’da karşımda benim yaklaşık 2 katım bir kızla şu dansı da yaptım. O gün yağmur yağmıştı.

Dans şarkısı: Los Del Mar - Macarena

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder