Binaya sigarayla girmemek için binanın girişinde sigaramı bitirip öyle girmek istedim. Sokağa arakam dönük bir şekilde oturuyordum kapının önünde. 3 gençten birisi seslendi, arkanı dönüp baktım. Sigara istiyorlardı. Çağırdım yanıma.
Kısa bir konuşma geçti aramızda. Henüz liseye yeni başlamış bu gençlerin bir anda 20 sene sonraki halleri geldi gözümün önüne. Benim ise sigaraya ilk başladığım zamanlar geldi. Sigaraya neden başladığımı da hiç kimse bilmez. Çocuklara birer tane sigara verdim. Sigarayı vermemde etkili olan şey ise; en az 18 saattir sigara içmiyor oluşumdu. Hani çöle düşersin de susuzluktan ölecek gibi olursun ya işte sigarasızlıkta öyle bir şey. Zaten o kadar saatten sonra içtiğim ilk sigara başımı döndürüyor. Her neyse. Sonra da klasik bir cümle kurdum: “Oğlum sigarayı bırakın. İyi bir şey değil.”
Beni dinlemeyecekleri kesindi. Birisi giderken seslendi: “Sen bırakamıyorsun değil mi abi?” diye. Evet. Amına koduğumun sigarasını bırakamıyorsun. Burnundan akan sümük gibi her zaman yanında oluyor.
Bazen derler ya “bazı şeyler tamamen psikolojik” diye. Birçok yaşlı insanın hastalığının nedeni de tamamen psikolojik bence. “pozitif düşünmek ve öyle yaşamak” insanı daha uzun ömürlü yaptığı düşüncesindeyim. Hasta olduğun zaman “ölüyorum yaa!” değil de “iyiyim ben. Bir şeyim yok” diyebiliyorsan bir adım öndesin demektir.
Yazarken insan daha çok düşünüyor diyorlar ama sigara hakkında bir şeyler yazarken aklıma bir bok gelmiyor. Pişmanlıktan başka hiçbir şey düşünemiyorum. Sigara içmeyin ulan işte.
Kaldı ki sigaraya 18–19 yaşlarında başladım ben. Çok geç sanırım. Bırakmak zor değil de insan içiyor işte.
Fazla saçmalamayayım ben.
Dinleyelim: Requiem For a Dream - Piano
29 Kasım 2012
15 Kasım 2012
Arayış
İnsanların çoğu yalnız kalmaktan korktuğu için "sevgili" arayışı içerisine girer. Bazıları ise hayatındaki bütün mutlulukları ve hüzünleri paylaşabileceği, güvenebileceği, ömür boyu sevebileceği birisinin olmasını ister sadece.
Halbuki ailesinin onu hiçbir zaman yalnız bırakmayacağını ve her zaman yanında olacağının farkına bile varamaz. Neden kendi kanından birisiyle bir şeyler paylaşmak yerine bir başkasına ihtiyaç duyar insan? Bu sevgili olmak zorunda değil. Dost da diyebiliriz buna. Mesela kardeşine özel hayatınla ilgili bütün detayları anlatmadığını ya da anlatamadığını düşün, al sana ihtiyaç. İnsan konuşabilen bir canlıdır. Haliyle konuşmak ister. İçinde bir şeyler birikti mi konuşmak ister. Birisine anlatıp rahatlamak gerekirse ağlayıp yine rahatlamak ister.
Arayışların en zoru da hayatının geri kalanını beraber geçirmek istediğin eşi bulurken gerçekleşir. Düşünsenize bir. Evleneceksin eninde sonunda. Çok nadir de olsa evlenmeyenler var ama gidin onların hepsine sorun evlenip "aile" kurmak istediklerini söyleyecektir. Evlenip aile kurmak, çocuk yapıp eşinle düzenli seks hayatı sürdürmek demek değildir. Asıl mesela evlendiğin anda başlıyor. Sorumluluklar, yapman gerekenler, bakman gerekenler, mutluluğu hissettirmen gerekenler ile dolup taşacak hayatın.
Kafanı kaldırıp düşünecek zamanın bile olmayacak. Hani derler ya "bir şeyler yapmak istiyorsan (gezmek, tozmak, eğlenmek vs) evlenmeden önce yap". Bu söze katılıyorum ama bazen de gülmekte katılıyorum. Neden mi? Ulan her evlilik gece gündüz çalışıp ailenle vakit harcamanı gerektirmiyor ki. Bakarsın haftanın 3 günü çalışıp bok gibi para kazanacak bir işin olur. O zaman "siktir git lan. hayal dünyasında mı yaşıyoruz?" deme ihtimalin de yüksek ama böyle insanlar da var. Yok değil. Sen neden onlardan birisi olmayasın ki?
Aradığınız şeyin ne olduğundan emin olup ona ulaşmak için gerekli yollardan geçmelisiniz ki istediğiniz şeye ulaşın. Yoksa sittin sene yol da gitseniz hiçbir bok olmaz. Sadece olduğunuz yerde daire çizer durursunuz.
Defalarca dinleyelim: your hand in mine - calendar
Halbuki ailesinin onu hiçbir zaman yalnız bırakmayacağını ve her zaman yanında olacağının farkına bile varamaz. Neden kendi kanından birisiyle bir şeyler paylaşmak yerine bir başkasına ihtiyaç duyar insan? Bu sevgili olmak zorunda değil. Dost da diyebiliriz buna. Mesela kardeşine özel hayatınla ilgili bütün detayları anlatmadığını ya da anlatamadığını düşün, al sana ihtiyaç. İnsan konuşabilen bir canlıdır. Haliyle konuşmak ister. İçinde bir şeyler birikti mi konuşmak ister. Birisine anlatıp rahatlamak gerekirse ağlayıp yine rahatlamak ister.
Arayışların en zoru da hayatının geri kalanını beraber geçirmek istediğin eşi bulurken gerçekleşir. Düşünsenize bir. Evleneceksin eninde sonunda. Çok nadir de olsa evlenmeyenler var ama gidin onların hepsine sorun evlenip "aile" kurmak istediklerini söyleyecektir. Evlenip aile kurmak, çocuk yapıp eşinle düzenli seks hayatı sürdürmek demek değildir. Asıl mesela evlendiğin anda başlıyor. Sorumluluklar, yapman gerekenler, bakman gerekenler, mutluluğu hissettirmen gerekenler ile dolup taşacak hayatın.
Kafanı kaldırıp düşünecek zamanın bile olmayacak. Hani derler ya "bir şeyler yapmak istiyorsan (gezmek, tozmak, eğlenmek vs) evlenmeden önce yap". Bu söze katılıyorum ama bazen de gülmekte katılıyorum. Neden mi? Ulan her evlilik gece gündüz çalışıp ailenle vakit harcamanı gerektirmiyor ki. Bakarsın haftanın 3 günü çalışıp bok gibi para kazanacak bir işin olur. O zaman "siktir git lan. hayal dünyasında mı yaşıyoruz?" deme ihtimalin de yüksek ama böyle insanlar da var. Yok değil. Sen neden onlardan birisi olmayasın ki?
Aradığınız şeyin ne olduğundan emin olup ona ulaşmak için gerekli yollardan geçmelisiniz ki istediğiniz şeye ulaşın. Yoksa sittin sene yol da gitseniz hiçbir bok olmaz. Sadece olduğunuz yerde daire çizer durursunuz.
Defalarca dinleyelim: your hand in mine - calendar
14 Kasım 2012
İlişkiler üzerine
Her zaman mal gibi "bir tane olsun, tam olsun, sonu olsun" istedim. Olmadı. Ne zaman "gerçekten çok mutluyum lan" dediysem ertesi gün benim için dünyanın en iğrenç ve bitmeyen günü oldu.
Ne kadar da safmışım. Sevişmek isteyen o kadar çok hatun var ki. Hepsiyle sevişsem gerçekten aradığımı bulmuş olacak mıydım yoksa artık kalbim yerine sikimle mi karar verecektim? Şuanda kalbimle karar verebildiğim için mutluyum. Anlıyor insan ama biraz geç anlıyor bir çok kişiyle beraber olduktan sonra kalbinin artık kaldıramadığını, gerçek kişinin hayatına girip giremediğini ve gerçekten birisine bağlanıp sevemeyeceğini.
Gerçekten birisine bağlanıp onu bir ömür boyu sevmek... Çok saçma görünüyor değil mi? Ya da çok vefalı bir davranış gibi görünüyor. Köpeğin ağzındaki kemiği alıp köpeğin size havlamamasını sağlamak kadar çok zor bu aslında. Farkında değil insanlar. Vefanın ne kadar önemli olduğunun farkında değiller. Bir kadının /erkeğin sevdiğine bağlı kalması, onu hiç aldatmaması, ona güvenmei kolay bir şey değil.
Şimdiki ilişkilere bakıyorum, kadın amına göre erkek de sikine göre ilişki yaşıyor. Sevgili oluyorlar. Bir iki yiyişme, sevişme. Sonrasında bir yerlerde seks yapıyorlar. Aradan biraz zaman geçiyor bunun da adına "aşk" diyorlar. Amına koduklarım yaşadıkları cinsel hayata "aşk" adını koyduklarının farkında değiller. Çevremde var. Eskilerden ama. 7 sene ep telefonun, internetin olmadığı bir dönemde sevmişler birbirlerini. Bunların düzenli seks hayatları mı vardı? Bunlar sürekli buluşabiliyorlar mıydı? Hayır. İşte bunlar gerçekten "aşk" yaşayan insanlardı.
Sanırım "aşk" konusunda geri kafalıyım ya da eski kafalı diyebilirsiniz bana. Beni seven de böyle sevsin sevmiyorsa siktir olup gitsin. Bu kadar da net tavır sergileyebilirim bu durumda. Çünkü en fazla taş çatlasın 100 yaşına kadar yaşabiliyoruz. Bu dünyaya geliş amacımızı unutmamak gerek. Ona göre yaşamak gerek. İnaçlarını göz önünde bulundurman gerekiyor mesela.
Ben karşıma çıkan her kızla sevgili moduna girip takılsaydım ki kendimi yakışıklı bile saymadığım halde peşimden gelen kızlar oldu, tabiri caizse erkeğin kaşarı olurdum. Kucağımda her gün farklı bir hatun olurdu. Herkes kalıplaşmış bakış açılarını her sabah uyandığında yatağının yanındaki komidinden alıp takıyor sanırım. Dünyaya bir defa geliyorsunuz. Başkalarının doğru ya da yanlışlarıyla yaşamayı bırakın.
Kendi doğru ve yanlışlarınızı kendiniz seçin, inançlarınız doğrultusunda. Kalbinize göre hareket edin. Çevrenizdeki arkadaşlarınız sürekli farklı ilişkilere girip çıkıyor olabilir, siz onlar gibi olmak zorunda değilsiniz.
Bu hayat sizin. Başkasının değil. İstediğiniz gibi yaşayın. Amınızla sikinizle değil de kalbinizle veirn kararları. Cinsellik her şey değil ama vefa, aşk, huzur, mutluluk, sevgi her şeyden üstün olduğu kesin.
Hem siz hiç sürekli "hay amına koyim ya. bu gece de birisini sikemedim" diye söylenen birisini gördünüz mü? Genel olarak yoktur. Çünkü istediğin kişiyle ilişkiye girebilirsin. Peki ya huzur? İstediğin zaman huzurun olabiliyor mu? Maalesef hayır...
Hiç bıkmadan milyonlarca defa dinleyelim: your hand in mine - neighbours
Ne kadar da safmışım. Sevişmek isteyen o kadar çok hatun var ki. Hepsiyle sevişsem gerçekten aradığımı bulmuş olacak mıydım yoksa artık kalbim yerine sikimle mi karar verecektim? Şuanda kalbimle karar verebildiğim için mutluyum. Anlıyor insan ama biraz geç anlıyor bir çok kişiyle beraber olduktan sonra kalbinin artık kaldıramadığını, gerçek kişinin hayatına girip giremediğini ve gerçekten birisine bağlanıp sevemeyeceğini.
Gerçekten birisine bağlanıp onu bir ömür boyu sevmek... Çok saçma görünüyor değil mi? Ya da çok vefalı bir davranış gibi görünüyor. Köpeğin ağzındaki kemiği alıp köpeğin size havlamamasını sağlamak kadar çok zor bu aslında. Farkında değil insanlar. Vefanın ne kadar önemli olduğunun farkında değiller. Bir kadının /erkeğin sevdiğine bağlı kalması, onu hiç aldatmaması, ona güvenmei kolay bir şey değil.
Şimdiki ilişkilere bakıyorum, kadın amına göre erkek de sikine göre ilişki yaşıyor. Sevgili oluyorlar. Bir iki yiyişme, sevişme. Sonrasında bir yerlerde seks yapıyorlar. Aradan biraz zaman geçiyor bunun da adına "aşk" diyorlar. Amına koduklarım yaşadıkları cinsel hayata "aşk" adını koyduklarının farkında değiller. Çevremde var. Eskilerden ama. 7 sene ep telefonun, internetin olmadığı bir dönemde sevmişler birbirlerini. Bunların düzenli seks hayatları mı vardı? Bunlar sürekli buluşabiliyorlar mıydı? Hayır. İşte bunlar gerçekten "aşk" yaşayan insanlardı.
Sanırım "aşk" konusunda geri kafalıyım ya da eski kafalı diyebilirsiniz bana. Beni seven de böyle sevsin sevmiyorsa siktir olup gitsin. Bu kadar da net tavır sergileyebilirim bu durumda. Çünkü en fazla taş çatlasın 100 yaşına kadar yaşabiliyoruz. Bu dünyaya geliş amacımızı unutmamak gerek. Ona göre yaşamak gerek. İnaçlarını göz önünde bulundurman gerekiyor mesela.
Ben karşıma çıkan her kızla sevgili moduna girip takılsaydım ki kendimi yakışıklı bile saymadığım halde peşimden gelen kızlar oldu, tabiri caizse erkeğin kaşarı olurdum. Kucağımda her gün farklı bir hatun olurdu. Herkes kalıplaşmış bakış açılarını her sabah uyandığında yatağının yanındaki komidinden alıp takıyor sanırım. Dünyaya bir defa geliyorsunuz. Başkalarının doğru ya da yanlışlarıyla yaşamayı bırakın.
Kendi doğru ve yanlışlarınızı kendiniz seçin, inançlarınız doğrultusunda. Kalbinize göre hareket edin. Çevrenizdeki arkadaşlarınız sürekli farklı ilişkilere girip çıkıyor olabilir, siz onlar gibi olmak zorunda değilsiniz.
Bu hayat sizin. Başkasının değil. İstediğiniz gibi yaşayın. Amınızla sikinizle değil de kalbinizle veirn kararları. Cinsellik her şey değil ama vefa, aşk, huzur, mutluluk, sevgi her şeyden üstün olduğu kesin.
Hem siz hiç sürekli "hay amına koyim ya. bu gece de birisini sikemedim" diye söylenen birisini gördünüz mü? Genel olarak yoktur. Çünkü istediğin kişiyle ilişkiye girebilirsin. Peki ya huzur? İstediğin zaman huzurun olabiliyor mu? Maalesef hayır...
Hiç bıkmadan milyonlarca defa dinleyelim: your hand in mine - neighbours
13 Kasım 2012
Bu blogu okuyanlar varmış
Biliyorum, pek fazla yazı yok burada. Öyle "mükemmel" yazılar da yok ama aldığım bazı geri bildirimler beni mutlu ediyor lan. Mesela birisinin "blogunu okudum da...." şeklinde cümleye başlamadı hoş bir şey.
Okuyanlar iyi, güzel okuyorlar da neden yorum falan yapmıyor lan? Bunu saçma yazıyı da okuyanlar yorum yapsın da kimlerin okuduğunu bileyim. Belki götüm kalkar mutlu olurum.
Blogumu düzenli okuyanlara da çok teşekkür ediyorum. Biliyorum, oradasınız. Sessizce okuyorsunuz ama arada bir "ben buradayım lan" diye seslenin. Konuşmak güzel bir şey.
Konuşun. Sanal ortamda konuşamayacağınıza göre bu blogdaki yazılara yorum yapın lan. Arada bir fikir verin. Belki işime yarar.
Görüşürüz.
Dinleyelim: duman - en güzel günüm gecem
Okuyanlar iyi, güzel okuyorlar da neden yorum falan yapmıyor lan? Bunu saçma yazıyı da okuyanlar yorum yapsın da kimlerin okuduğunu bileyim. Belki götüm kalkar mutlu olurum.
Blogumu düzenli okuyanlara da çok teşekkür ediyorum. Biliyorum, oradasınız. Sessizce okuyorsunuz ama arada bir "ben buradayım lan" diye seslenin. Konuşmak güzel bir şey.
Konuşun. Sanal ortamda konuşamayacağınıza göre bu blogdaki yazılara yorum yapın lan. Arada bir fikir verin. Belki işime yarar.
Görüşürüz.
Dinleyelim: duman - en güzel günüm gecem
6 Kasım 2012
Hiçbir şey anlamadın
İnsanlar neden böyle? Bazen kendi içinden "tamam kesinlikle beni çok iyi anlıyor" diyorsun sonra bir bakmışsın ki uzay yolculuğuna başlamış uçuyor sen ise hâlâ aynı yerdesin. Hiçbir değişiklik yok.
Olmuyor. Birisini çok iyi tanımak için bir ömür gerekiyor. Dostluklarda olsun, sevgilini tanımak olsun. Hepsi aynı.
Belki de sevdiğin insan için neler yapabileceğini o'na söylediğinde o'na daha önceden senin gerçekten yapabileceğin şeyleri yalan olarak söyledikleri için inanamıyor. Garip değil mi? Sana bir şans bile vermiyor. Sen "gerçekten" bazı şeylerden vazgeçebilekken, fedalarlık yapabilecekken o bütün cümleleri ağzına tıkıyor ve bütün hayallerin ile seni toprağın altına gömmekten beter ediyor.
Bazen de düşünmüyor değilim. Bu şairlere de çok kızıyorum. Ulan ben bir şey söylemek istiyorum, bir bakıyorum ki şairin birisi çıkmış aynı şeyi söylemiş. İnsanlar çift yaratıldığı gibi duygular, düşünceler, farklı insanların ağızlarından çıkan cümleler de mi çift belki de fazla mı yaratıldı? Peki buna kim karar veriyor? Duygularımız mı yoksa başka bir şeyler mi? Farklı dünyaların insanları aynı cümleleri nasıl kurabiliyor?
Her neyse felsefe yapmayalım. İnsanlar çok acımasız. Bazen çok ön yargılı. Bazen çok vicdanlı, sabırlı ama sahte duygular. Görüyorsun fakar kafasına vurup da "yapma lan böyle! sıçarım o bok kafana" diyemiyorsun. Yapsan da alacağın en kaliteli cevap ile karşı karşıya kalman büyük bir ihtimal: "sana ne!"
Sana şiirler yazmak istemiyorum artık. Gerçi yazmıyorum da. Bir gece çok ağladım lan. Benim gibi bir öküz ağladı. Düşünebiliyor musunuz? Ağladım... Küçük bir çocuk gibi hüngür hüngür ağladım... "Siktir et"dedim sonra kendi kendime. "Değmiyor. Bu vefasız insaların suratına işemek bile değmez..."
Sevmekten korkar oldum amına koduğumun dünyasında. Bir de şu var ki neyden korktuysam başıma geldi. Özellikle ayrılıklarda... Demekki hissettiriyorlar bana gideceklerini. Bari hissettirmeden git şerefesiz. Acı çektirme. Bir de gidip de hala aklı geride kalan var. Ulan aklın geride kalacaksa neden gidiyorsun!? O zaman hiç gitme! Neyse diyorum sonra kendime kendime. "Siktir et gitsin."
Dinleyelim: pilli bebek - gündüz yüzlü kız
Olmuyor. Birisini çok iyi tanımak için bir ömür gerekiyor. Dostluklarda olsun, sevgilini tanımak olsun. Hepsi aynı.
Belki de sevdiğin insan için neler yapabileceğini o'na söylediğinde o'na daha önceden senin gerçekten yapabileceğin şeyleri yalan olarak söyledikleri için inanamıyor. Garip değil mi? Sana bir şans bile vermiyor. Sen "gerçekten" bazı şeylerden vazgeçebilekken, fedalarlık yapabilecekken o bütün cümleleri ağzına tıkıyor ve bütün hayallerin ile seni toprağın altına gömmekten beter ediyor.
Bazen de düşünmüyor değilim. Bu şairlere de çok kızıyorum. Ulan ben bir şey söylemek istiyorum, bir bakıyorum ki şairin birisi çıkmış aynı şeyi söylemiş. İnsanlar çift yaratıldığı gibi duygular, düşünceler, farklı insanların ağızlarından çıkan cümleler de mi çift belki de fazla mı yaratıldı? Peki buna kim karar veriyor? Duygularımız mı yoksa başka bir şeyler mi? Farklı dünyaların insanları aynı cümleleri nasıl kurabiliyor?
Her neyse felsefe yapmayalım. İnsanlar çok acımasız. Bazen çok ön yargılı. Bazen çok vicdanlı, sabırlı ama sahte duygular. Görüyorsun fakar kafasına vurup da "yapma lan böyle! sıçarım o bok kafana" diyemiyorsun. Yapsan da alacağın en kaliteli cevap ile karşı karşıya kalman büyük bir ihtimal: "sana ne!"
Sana şiirler yazmak istemiyorum artık. Gerçi yazmıyorum da. Bir gece çok ağladım lan. Benim gibi bir öküz ağladı. Düşünebiliyor musunuz? Ağladım... Küçük bir çocuk gibi hüngür hüngür ağladım... "Siktir et"dedim sonra kendi kendime. "Değmiyor. Bu vefasız insaların suratına işemek bile değmez..."
Sevmekten korkar oldum amına koduğumun dünyasında. Bir de şu var ki neyden korktuysam başıma geldi. Özellikle ayrılıklarda... Demekki hissettiriyorlar bana gideceklerini. Bari hissettirmeden git şerefesiz. Acı çektirme. Bir de gidip de hala aklı geride kalan var. Ulan aklın geride kalacaksa neden gidiyorsun!? O zaman hiç gitme! Neyse diyorum sonra kendime kendime. "Siktir et gitsin."
Dinleyelim: pilli bebek - gündüz yüzlü kız
23 Ekim 2012
Kapı
Yalnızlık bazen çok garip hale dönüşebiliyor. Düşünün biraz. Yalnızsınız. Bir evde kalıyorsunuz. Hiç bilmediğiniz bir şehirde, hiç tanımadığınız insanlarla dolu bir binada ve yapayalnız. Daire kapısının çalma ihtimalinin yüzde sınıf olduğu bir ortam.
Kapı çalınca bir garip oluyor insan. Sanki birisi sizi düşünüp de gelmiş gibi. Kapı çalınca kafanda bin bir türlü şey oluşuyor bir anda. Kim geldi acaba? Acaba postacı mı geldi? Yoksa aidat toplamak isteyen yönetici mi? Belki de yanlışlıkla basmışlardır zile.
Bilemiyor insan. Ve yalnız kalınca insan, en çok ölümü düşünüyor. İstediği kadar yabancı dil bilsin, konuşacak hiç kimsesi olmayınca bunun bile bir önemi kalmıyor. Kendi kendine konuşuyor, kendi kendine sohbet ediyor insan.
Belki kapı açılsa ve içeriye birisi girse her şey daha farklı olur. İşte o zaman tuvalete giderken kapıyı kapatırsın. Banyo yaparken de. Evin içinde çıplak gezemezsin mesela. İşte o zaman, birisi evine girdiği anda pencereleri açarsın belki. İçeriye biraz güneş ışığı biraz da oksijen girsin diye. Belki tam o sırada yalnızlığın da pencereden bir kuş gibi uçar gider.
Gelen kişi yalnızlığı kaçırmış olur. Belki de gelen kişiyi konuşmaya olan açlığını doyurmak için kullanırsın. Aslında buna kullanmak değil de patlamak diyebiliriz. Konuştukça konuşursun. Yalnızken mutfakta biriken kahve fincanlarını, çay bardaklarını, yemek tabaklarını hangi müzikleri dinleyerek yıkadığını anlatırsın. Sen anlattıkça yüzünde gülümsemeler oluşur. O ise sıkılır belki. Belki de çekip gitmek ister ve yeni bir yalnızlığın içerisine gömer seni.
Belki de hiç gelmez…
Kapını çalmak isteyen her kim olursa olsun sen kapıyı açmak istersin bazen. Çünkü yalnızlık o kadar canına tak etmiştir ki dayanamazsın yalnızlığa. “Birisi gelsin de kurtulayım” dersin içinden. Bazen de yanlış kişi gelir zile basar. Kapıyı açmak istemezsin ama dayanamaz yine de açarsın iyi niyetle. Kapı açılınca da her şey daha farklı olur.
Yalnızlığın gitmiş olur belki ama bütün hüzünler sarar dört bir yanını…
Dinleyelim: jason mraz - life is wonderful
Kapı çalınca bir garip oluyor insan. Sanki birisi sizi düşünüp de gelmiş gibi. Kapı çalınca kafanda bin bir türlü şey oluşuyor bir anda. Kim geldi acaba? Acaba postacı mı geldi? Yoksa aidat toplamak isteyen yönetici mi? Belki de yanlışlıkla basmışlardır zile.
Bilemiyor insan. Ve yalnız kalınca insan, en çok ölümü düşünüyor. İstediği kadar yabancı dil bilsin, konuşacak hiç kimsesi olmayınca bunun bile bir önemi kalmıyor. Kendi kendine konuşuyor, kendi kendine sohbet ediyor insan.
Belki kapı açılsa ve içeriye birisi girse her şey daha farklı olur. İşte o zaman tuvalete giderken kapıyı kapatırsın. Banyo yaparken de. Evin içinde çıplak gezemezsin mesela. İşte o zaman, birisi evine girdiği anda pencereleri açarsın belki. İçeriye biraz güneş ışığı biraz da oksijen girsin diye. Belki tam o sırada yalnızlığın da pencereden bir kuş gibi uçar gider.
Gelen kişi yalnızlığı kaçırmış olur. Belki de gelen kişiyi konuşmaya olan açlığını doyurmak için kullanırsın. Aslında buna kullanmak değil de patlamak diyebiliriz. Konuştukça konuşursun. Yalnızken mutfakta biriken kahve fincanlarını, çay bardaklarını, yemek tabaklarını hangi müzikleri dinleyerek yıkadığını anlatırsın. Sen anlattıkça yüzünde gülümsemeler oluşur. O ise sıkılır belki. Belki de çekip gitmek ister ve yeni bir yalnızlığın içerisine gömer seni.
Belki de hiç gelmez…
Kapını çalmak isteyen her kim olursa olsun sen kapıyı açmak istersin bazen. Çünkü yalnızlık o kadar canına tak etmiştir ki dayanamazsın yalnızlığa. “Birisi gelsin de kurtulayım” dersin içinden. Bazen de yanlış kişi gelir zile basar. Kapıyı açmak istemezsin ama dayanamaz yine de açarsın iyi niyetle. Kapı açılınca da her şey daha farklı olur.
Yalnızlığın gitmiş olur belki ama bütün hüzünler sarar dört bir yanını…
Dinleyelim: jason mraz - life is wonderful
18 Ağustos 2012
Kimseye değer verme ama beni özle
“Zaman” diyorlar ya her şeyin ilacı. Yok arkadaşım öyle bir
şey. Tamam. Zaman her şeyin ilacı olsun senin dediğin gibi. Bir de şöyle düşün.
İsterse yıllar geçsin. Ben hep aynı kalmaya inat ettiysem, inatla, sabırla,
bıkmadan, usanmadan sevmeye devam edersem… Hani nerede ilaç? Hani zaman? Siktir
olup gitsin böyle zaman. Zamanın amına koyayım.
Yok yani. Günler, aylar, haftalar, yıllar geçiyor. Geçen
sadece zaman oluyor. Geride bol bol gözyaşı,
mutsuzluk, hüzün, keder bırakıyor. Bazen de saçma sapan fotoğrafar…
Sana tavsiyem arkadaşım. Sevme. Hiç sevme. Şair boşuna
dememiş “Bağlanmayacaksın” diye. Ben şairi dinliyorum artık. Kafam rahat. Hiç kimseyi
sevmiyorum. İşin kötüsü de korkuyorum bir yandan da. Kendimi övmeyi sevmem. Hatta
nefret ederim ama bunu söylemeliyim sanırım.
Çok yakışıklı bir adam olamadım hiçbir zaman. Biraz komik
adamım sanırım. Hatun çevrem oldukça var. Mesela genellikle kızlardan oluşuyor
arkadaşlarım. Çok kız arkadaşımın olması ve sevgilimin olmaması beni gay/ibne
yapmaz. Ben aşk adamıyım sanırım. Az önce dedim ya korkuyorum diye. İşte şimdi
neden korktuğumu söylüyorum. Hani kızlar arasında olur, her önüne gelen kıza “orospu,
kaşar” derler. Ben de erkeğin orospusu olmaktan korkuyorum. Çünkü ıslak etin
tadına bakarsan bırakamazsın. Bir de taze ise tadına doyum olmaz.
Yok yani. Yazan da oluyor, asılan da. Lan anlamıyorum. Neyime
asılıyorlar. Bildiğin öküzüm ben. Malım. Tipsizim. Ama seviyorlar işte. Ah bir
de benim sevdiğim sevse beni. Daha ne isterim ki. İşte bana asılanların çoğunu
da ben beğenmiyorum. Şimdi hatun bana asıldı diye sevgili olsam daha ilişkinin başlangıcından
ne zaman biteceğini sana söyleyebilirim. Lanet olsun ki çok merhametliyim lan. Bu
özelliğimden nefret ediyorum.
Sevilenin götü kalkıyor. Beni sevdiklerinde yükselen arka
bölgem gibi, daha iyi anlıyorum. Hani bazen farkında olmadan osurursun da hiç
önemsemezsin ya. Heh işte bazı insanlar öyle olsun hayatınızda. Ama hak
edenlere yapın bu eziyeti. Mesela nefret ettiğiniz birisinin “yüzüne” dahi
bakmayın. Bu ona çok pis koyar.
Aslında ben duygusal bir şeyler yazacaktım lan. Ortaya karışık
bir şeyler çıktı. Sende okuduysan teşekkür ediyorum bebeğim. Bir önceki
cümledeki “bebeğim” kelimesini sadece güzel ve tatlı hatuncuklar alınsın
lütfen.
Ben yaklaşık 10 gün kadar buralarda(bu blogda ve twitter’da)
olmayacağım. Fırsat bulursam girerim internete. Beni özleyin lan. Ailem dışında
ben özleyen birilerinin olduğunu bileyim en azından ve kendimce mutlu olayım.
Ve şimdiden herkese mutlu bayramlar. Bir zamanlar ev ev
gezip şeker toplayan çocuklar vardı, sahi ne oldu onlara? Bu arada eskiden o
çocuklardan birisiydim, söylemek istedim.
Dinleyelim: yaşar kurt - kendim gibi
14 Ağustos 2012
İlk hediye
Aldığın nefesi bile onunla vermek istiyorsun bazen. Onu o kadar çok seviyorsun ki yaşamsal bütün faaliyetlerini onunla birlikte yapmak istiyorsun. Onun sana “hayat” senin de ona “hayat” olmasını istiyorsun ama olmuyor. Sen ona “hayat” oluyorsun o da senin karşına “ölüm” olup çıkıyor, tek seferde kesiliyor nefesini. Sonra da çekip gidiyor bir anda.
Ona aldığım ilk hediye geldi aklıma. Böyle değişik şeyleri severim. Mesela bir gün üniversitede evde oturuyoruz, arkadaşlar maç izlemeye bize geldi. Ulan adamlar şalgam almış gelmişler. Çocuklar eli boş gelmemek için bir şeyler alalım demişler, canları da şalgam çekmiş, almış gelmişler. Abi neden kola ya da fanta ne bileyim meyve suyu değil lan. Oturdum güldüm bol bol. Bunu yapanlar da yakın arkadaşlarımdı zaten. Sorun yok yani. İsterlerse zıkkım getirsinler oturur beraber içeriz. Şalgam ne la?
Her neyse. Kadıköy sahilindeyiz. Üzerinde beyaz atlet gibi bir şey vardı, onun da üzerinde pembe bir gömlek. Altında mavi bir kot pantolon. Sevgililerime her zaman söylerim “yataktan katlığınız gibi” gelin diye. Bizimkisi de hafif bir toparlanmış gelmiş işte. Doğallığı severim. Şapşal şapşal gelmiş yanıma.
Onu görünce heyecanlanmıştım. Sarıldık, öpüştük, koklaştık derken Kadıköy’deki -şu sıralar yanından bile geçemediğim- simit sarayına girdik. Hain sevgili. Beraber kahvaltı yapacaktık. Abisi askerdeydi, izine geldiği için ailecek kahvaltı yapmışlar. O çay, ben de çay simit vs aldım oturduk bir masaya.
Sen ona bakmalara doyamıyorsun. Oğlum çok değişik bir şey lan. Sen deliler gibi seviyorsun. İliklerine kadar onu hissediyorsun kendinde. Cinselliği bırak abi bir kenara, unut. İşemek için kullandığın çükün bile gelmiyor o anda aklına. Zaten sen sevgilinin yanında iken, ona sarılırken, aklından seks pozisyonları geçiyorsa hemen o ortamdan siktir olup git bence. Aşk değildir o. Cinsel tatminliğini yaşamak için o sevgilinin yanındasındır.
Masada oturmuş sohbet muhabbet derken ben yanımda taşıdığım poşetten bir hediye paketi çıkarttım. Hiç beklemediği anda gayet öküzce “bunu sana aldım” diyebildim. Hediyeyi de İstanbul dışından almıştım. Hediye alırım, hatta hediye almayı da severim ama bir türlü verme işlemini beceremem.
Hediyeyi aldı. Paketi açtı. İçinde çıkan el yapımı, oyuncak metal arabayı görünce penaltı sırasında ters köşeye yatan kaleci gibi hissetti sanırım. Bir hediyeye baktı bir de bana. Sonra bir daha hediyeye. Gözleri sanki “sen artık gidebilirsin. Ben bu oyuncakla bir ömür mutlu olabilirim” diyordu.
Çok hoşuna gitmişti. Aslına bakarsanız benim hoşuma gittiği için o hediyeyi almış ve onda benden bir şeyler olsun istemiştim. Başarılı olduğumu da düşünüyorum.
Dinleyelim: grup yansımalar - bab-ı esrar
Ona aldığım ilk hediye geldi aklıma. Böyle değişik şeyleri severim. Mesela bir gün üniversitede evde oturuyoruz, arkadaşlar maç izlemeye bize geldi. Ulan adamlar şalgam almış gelmişler. Çocuklar eli boş gelmemek için bir şeyler alalım demişler, canları da şalgam çekmiş, almış gelmişler. Abi neden kola ya da fanta ne bileyim meyve suyu değil lan. Oturdum güldüm bol bol. Bunu yapanlar da yakın arkadaşlarımdı zaten. Sorun yok yani. İsterlerse zıkkım getirsinler oturur beraber içeriz. Şalgam ne la?
Her neyse. Kadıköy sahilindeyiz. Üzerinde beyaz atlet gibi bir şey vardı, onun da üzerinde pembe bir gömlek. Altında mavi bir kot pantolon. Sevgililerime her zaman söylerim “yataktan katlığınız gibi” gelin diye. Bizimkisi de hafif bir toparlanmış gelmiş işte. Doğallığı severim. Şapşal şapşal gelmiş yanıma.
Onu görünce heyecanlanmıştım. Sarıldık, öpüştük, koklaştık derken Kadıköy’deki -şu sıralar yanından bile geçemediğim- simit sarayına girdik. Hain sevgili. Beraber kahvaltı yapacaktık. Abisi askerdeydi, izine geldiği için ailecek kahvaltı yapmışlar. O çay, ben de çay simit vs aldım oturduk bir masaya.
Sen ona bakmalara doyamıyorsun. Oğlum çok değişik bir şey lan. Sen deliler gibi seviyorsun. İliklerine kadar onu hissediyorsun kendinde. Cinselliği bırak abi bir kenara, unut. İşemek için kullandığın çükün bile gelmiyor o anda aklına. Zaten sen sevgilinin yanında iken, ona sarılırken, aklından seks pozisyonları geçiyorsa hemen o ortamdan siktir olup git bence. Aşk değildir o. Cinsel tatminliğini yaşamak için o sevgilinin yanındasındır.
Masada oturmuş sohbet muhabbet derken ben yanımda taşıdığım poşetten bir hediye paketi çıkarttım. Hiç beklemediği anda gayet öküzce “bunu sana aldım” diyebildim. Hediyeyi de İstanbul dışından almıştım. Hediye alırım, hatta hediye almayı da severim ama bir türlü verme işlemini beceremem.
Hediyeyi aldı. Paketi açtı. İçinde çıkan el yapımı, oyuncak metal arabayı görünce penaltı sırasında ters köşeye yatan kaleci gibi hissetti sanırım. Bir hediyeye baktı bir de bana. Sonra bir daha hediyeye. Gözleri sanki “sen artık gidebilirsin. Ben bu oyuncakla bir ömür mutlu olabilirim” diyordu.
Çok hoşuna gitmişti. Aslına bakarsanız benim hoşuma gittiği için o hediyeyi almış ve onda benden bir şeyler olsun istemiştim. Başarılı olduğumu da düşünüyorum.
Dinleyelim: grup yansımalar - bab-ı esrar
12 Ağustos 2012
Ayrılık başlangıcı
Sabah uyandığın anda aldığın ilk nefesle beraber sevdiğin kişi gelir aklına. Hemen telefona uzanır elin. Bu hareket bazen saate bakmak için bazen de “mesaj atmış mı?” ya da “aramış mı?” sorularına cevap bulmak içindir. Genellikle yalnız insanlar saate bakmak için uzatır o eli. Âşıklar ise soruların yanıtlarını bulmak için.
Tabii ben âşıklar kategorisinde olarak elimi telefona uzattım. Saat sabah 7 filan… Gelen 2 mesaj var. İkisi de sevdiğim hatundan. Mesajları okumak için açtım. O da benim gibi çalıştığı için erken uyanıyordu. Mesajın birisini okudum. Uykulu olduğum halde gözlerim bir açıldı ki deniz feneri gibi. Kapkaranlık bir denizin ortasında olsaydım o anda bütün kaptanlar cumaya gider bana 3 vakit dua ederdi. O derece açıldı gözlerim.
Okuduğum mesajı tam anlamamak istedim ve diğer mesaja geçtim. O da bir önceki mesajı destekler nitelikteydi. Bu sefer gözlerimdeki ışık sönmüş kafama düşen bir yıldırım ile kendime gelmiş, ayılmış, uyanmıştım. O gün işe gitmek istemedim. Hemen o anda kafamı yastığa gömüp yeniden uyanmak ve bu yaşanan mesaj okuma eyleminin bir rüya olduğunu kendime inandırmak istedim.
Ama olmadı. Ne kafamı gömdüm yastığa, ne uyudum, ne gitmezlik yaptım ne de mesajlarda anlatılan gerçekleri değiştirebildim.
Onlar kaldı öylece ve bir ayrılığı başlangıcı doğdu o sabah. İşe gittim. Gün bitmedi. Hatunun yanına gitmek istiyordum. Gittim. Salak salak şeyler yaptım. Neredeyse ağlayacaktım ağlamadım. Gözlerim doldu bir ara çok fena, lavaboya gittim. Görmesin istedim gözyaşlarımı. Acizliğimi görmesin istedim.
“Erkekler ağlamaz” diyenlere Ajdar’ın sol kolu dirseğine kadar girsin. Yok lan. Erkekler de ağlar. Hem de köpek gibi ağlar. Bir bebeğin anlamsız yere saatlerce ağlaması gibi ağlar. Hem de öyle bir ağlar ki hiç fark edemezsin ağladığınız.
Yorumlarınızı eksik etmeyin. Her zaman yorumlayın. Yorum yapmanız sizin de söz sahibi olmanız demektir.
Her neyse. Böyle bir başlangıç yapayım dedim bloguma. Hoş geldin canım benim.
Dinleyelim: nazan öncel - omzumda ağla
Tabii ben âşıklar kategorisinde olarak elimi telefona uzattım. Saat sabah 7 filan… Gelen 2 mesaj var. İkisi de sevdiğim hatundan. Mesajları okumak için açtım. O da benim gibi çalıştığı için erken uyanıyordu. Mesajın birisini okudum. Uykulu olduğum halde gözlerim bir açıldı ki deniz feneri gibi. Kapkaranlık bir denizin ortasında olsaydım o anda bütün kaptanlar cumaya gider bana 3 vakit dua ederdi. O derece açıldı gözlerim.
Okuduğum mesajı tam anlamamak istedim ve diğer mesaja geçtim. O da bir önceki mesajı destekler nitelikteydi. Bu sefer gözlerimdeki ışık sönmüş kafama düşen bir yıldırım ile kendime gelmiş, ayılmış, uyanmıştım. O gün işe gitmek istemedim. Hemen o anda kafamı yastığa gömüp yeniden uyanmak ve bu yaşanan mesaj okuma eyleminin bir rüya olduğunu kendime inandırmak istedim.
Ama olmadı. Ne kafamı gömdüm yastığa, ne uyudum, ne gitmezlik yaptım ne de mesajlarda anlatılan gerçekleri değiştirebildim.
Onlar kaldı öylece ve bir ayrılığı başlangıcı doğdu o sabah. İşe gittim. Gün bitmedi. Hatunun yanına gitmek istiyordum. Gittim. Salak salak şeyler yaptım. Neredeyse ağlayacaktım ağlamadım. Gözlerim doldu bir ara çok fena, lavaboya gittim. Görmesin istedim gözyaşlarımı. Acizliğimi görmesin istedim.
“Erkekler ağlamaz” diyenlere Ajdar’ın sol kolu dirseğine kadar girsin. Yok lan. Erkekler de ağlar. Hem de köpek gibi ağlar. Bir bebeğin anlamsız yere saatlerce ağlaması gibi ağlar. Hem de öyle bir ağlar ki hiç fark edemezsin ağladığınız.
Yorumlarınızı eksik etmeyin. Her zaman yorumlayın. Yorum yapmanız sizin de söz sahibi olmanız demektir.
Her neyse. Böyle bir başlangıç yapayım dedim bloguma. Hoş geldin canım benim.
Dinleyelim: nazan öncel - omzumda ağla
Kaydol:
Yorumlar (Atom)