15 Şubat 2013

Sofra

İstanbul’a ilk geldiğim zamanlardı. Ortaokuldaydım. Dedem, anneannem ve teyzemle birlikte aynı evde kalıyordum. Ergenliğe yeni giriş dönemleri, anlaşamamazlık, çabuk sinirlenme falan her bok var bende. O zamanlar da boyun iyice uzamaya başlamıştı.

Hatta teyzemi ikinci annem olarak görürüm ve çok severim. Yıllarca İzmir’de bahçeli, yeşillik içinde ve sokaktan eve girmediğim zamanlardan bir anda bina yığınları arasına girmiştim. Pek ısınamamıştım. Fakat İstanbul’da bayramları sevmeye başlamıştım. Seviyordum. Dedemlerin yanında bayram çok güzel geçiyordu ve uzun süren bir geleneği ilk defa o zaman öğrenmiştim.

Bayram sabahı ailenin bütün erkekleri(dayımlar, amcamlar falan) bayram namazına gider. Kadınlar da erkenden  kalkar yine kahvaltı hazırlarlar evde. Börekler, poğaçalar falan her şey yaparlar. Bizim sülalede aile bağları çok sıkıdır. Mesela dayımın birisi çıkıp da bana “oğlum neden böyle yapıyorsun?” gibi beni azarlayabilir. İstediğim zaman herhangi bir dayımın evine gidip yemek yer istersem kalırım.

Bayram sabahları yere sofra kurulur, amcamlar dayımlar herkes orada olur. Gençler çocuklar. Herkes eksiksiz olarak oraya gelir. Babamla bile dedemin evinde bayramlaşırdım. (ailem İstanbul’a taşındıktan sonra). Bir de bayramın ilk günü genellikle dedemlerden hiç çıkmazdım. Çünkü herkes oraya gelirdi. Tanıdığım, tanımadığım bir çok kişiyi görürdüm. Bayramlaşırdım.

O sofra ile sabahın ilk saatlerinde bütün yakın akrabalarımı görür bayramlaşırdım. Çok güzel bir gelenekti. Anneannemin dediğine göre eskiden köyde bile dedemler baya zenginmiş ve bu sabah kahvaltısı sadece akrabalar arasında değil de bütün mahalleyi çağırırlarmış. Herkes dedemi tanır ve kahvaltıya gelirmiş. Tabii o zamanları ben bilmem. Anca duyduğum kadarıyla işte.

O sofra sayesinde kalabalık ve karışık olan bütün akrabalarımı tanıdım. Aile bağlarımızın nasıl bu kadar sıkı olduğunu kavradım. Siz de öyle yapın. En azından şuanda yapmıyorsanız bile bir gün evlendiğinizde çoluk çocuğunuza bunu aşılayın. Zamanında kötü olan aile, akraba ilişkileriniz eminim daha iyi yerlere gelecektir.

Annesine “siktir git neden geldin buraya!?” diyen insanlar da gördüm. Babası olmayan, annesi babası ayrı olan insanlar da gördüm. Ama o insanlar ile umutlarını kesinlikle kaybetmemişlerdi.

Siz de kaybetmeyin. Aile bağları önemli. Sıkı, samimi ve güven dolu aile bağlarınızı koruyun ve devam ettirin.

Bu yazıda şarkı paylaşmayacağım. Sofra kültürünü öğrendiğim evde yani rahmetli dedemin evinde, dedemin dudaklarından çıkıp benim kulaklarımdan gitmeyen sesiyle söylediği küçük bir dörtlük yazmak istedim:

Giydum çaruklarimi,
Gel bağla bağlarıni,
Terk ettum gideyrum,
Memleket dağlarini…

6 Şubat 2013

Çocukluğumda

Ayağı toprağa basmayan bir çocuk gerçekten çocukluğu yaşayamıyordur. Çocuk dediğin bina yığınları arasında yaşamaz.  Gerekirse toprak yiyecek benim gibi. Çok salak olduğum için çocukken yediğimi söyler annem. Ben hatırlamıyorum o ayrı mesele.

Benim hayatımın ilk 12 senesi; yeşillik içerisinde, ayağımın toprağa değdiği, kar yağmadığı için(Çok iyi hatırlıyorum 1 defa yağmıştı. O kadar az yağmıştı ki iki parmak kalınlığında bile tutmadı kar. 2,5 litrelik plastik kola şişelerin üzerine oturarak toprak rampadan kaydığım, çam ağacından düşen aynı bir tren vagonları gibi sıraya dizilmiş tırtıllarla oynayabildiğim(her ne kadar çok kaşındırsalar da), istediğim zaman ağaca çıkıp dut, üzüm, yemiş(incir), armut, ceviz, badem gibi çeşit çeşit şeyler yiyebildiğim mükemmel bir şehirde geçti.

O kadar özlüyorum ki o zamanları anlatamam. Yukarıda söylediğim şeyler dışında söylenebilecek çok şey var aslında. Mesela arkadaşlarımla piknik yapardım. Kendi bahçemizde. Havuzun yanındaki yemiş ağacının altında yapardık pikniği her zaman. Birisi evinden domat getirirdi, diğeri salatalık, diğeri bıçak tuz, diğeri de ekmek alır gelirdi. Yine annemden gizli olarak evden alıp getirdiğim sofra bezini yeşilliğin üzerine serer Allah ne verdiyse, biz evden neler alıp getirebildiysek yerdik.

Çocukluğumu yaşadığım şehirden çıkana kadar dünyada “bencillik” diye bir şeyin olduğundan habersizdim. Çünkü yaşadığım yerde öyle bir şey söz konusu bile değildi. İstediğim zaman istediğimin komşunun evine gider, yemek yer, evime geri dönerdim. Çok samimi bir ortam vardı. Ne bir köydü ne de bir şehir merkezi. İkisi arasında kalmış bir yerdi. Bir yanı deniz manzarası diğer yanı ise 10-15 katlı sitelerden oluşan bir yer.

Rahmetli Recep dedenin evinden deniz manzarası çok güzel görünüyordu. Dedemin adım adım yürüyen bir arkadaşı vardı mesela. Bir insan nasıl adım adım yürüyebilir? Yani sağ adımınızı attınız diyelim. Sol ayağınızı da sağ ayağınızın yanına getirdiğinizi düşünün. Öyle yürüyordu adam. Bir kaplumbağadan bile yavaştı sanırım.

Özellikle tasoların çıktığı zamanları çok iyi hatırlıyorum. Çok güzeldi o zamanlar. Çünkü her zaman yeni tasolarım oluyordu. Para vermiyordum. Hem de hiç hatırlamam yeni taso almak için Mehmet bakkala gittiğimi. Aykut idi sanırım çocuğun adı. Kardeşi Cahit vardı. Onların ikisi alırdı yeni tasoları “öküz gel lan seni yutayım da aklın başına gelsin” derdi ve her defasında ben yutardım. (bazılarınız “ütmek”, “yenmek” de diyebilir buna biz “yutmak” diyorduk)

Ha en önemli şeylerden birisini unutuyordum. Zeytin ağacını bilenler vardır. Yapısının nasıl olduğunu falan. Bahçede çok zeytin ağacı vardı ama bir tanesi evimizin arkasındaydı. Ağaç normal bir zeytin ağacı gibi değildi. Yemiş ağacının hemen yanında adete ellerinin birbirlerinin omuzlarına atıp öylece ölmeyi bekliyorlar gibiler. Bu zeytin ağacının dalında yapılmış bir salıncağımız vardı. Mahalledeki bir çok kişi gelir sallanırdı. En çok da ben sallanmak istediğimde ablamın ve arkadaşlarının gelip sallanmasından nefret ederdim.

Ve o zamanlardaki bir çok kişi gibi ben de ilkokulda iken 23 Nisan’da karşımda benim yaklaşık 2 katım bir kızla şu dansı da yaptım. O gün yağmur yağmıştı.

Dans şarkısı: Los Del Mar - Macarena

17 Ocak 2013

Yazı çok karışık oldu lan

Birisine gerçekten sevgiyle bağlanmak mı? Yoksa bağlandığını söyleyip yalanlar üzerine uçkurunuz uğruna bir ilişki yaşamak mı? Seçimin hangisi olurdu?

Muhtemelen “sevgiyle bağlanmak” diyeceksin ve ilişkinin gidişatını yaşarken de “uçkurunun uğruna” bir ilişki yaşayacaksın. Evet bu bir gerçek. Bazen çevreme bakıyorum da böyle arkadaşlarım var. Mesela İstanbul’daki bazı arkadaşlarım sadece “seks” üzerine ilişki kuruyor. Ulan adam resmen “ben yatmak için hatun arıyorum” diyor ve buluyor da. Yani fuckbody bulmak hiç de zor değil artık kadınlar için. Erkekler için de öyle.

Kısacası şu sıralar herkes cinsel hayatlarına aşk etiketini yapıştırıyor ve aşkı bel altına sokuyor. Böylece aşk denilen kavramı da sikmiş oluyor.

Her neyse. Bayadır yazı yazmadığımı fark ettim. Aslında bazen yazasım geldi ama kaçtım. Neyden kaçtıysam artık. Zaten okuyan da yok amına koyim. Böylesi daha iyi lan. Kendimi yazarak rahatlatıyorum.

Ama şu bir gerçek ki, elimde olsaydı edebiyat, psikoloji falan okumak isterdim. Değişik şeyler. Hele ki şu sıralar izlediğim yabancı bir dizi baya etkiledi beni. Dizide hatunla adamın arası bozuluyor ve ben de mal gibi, bildiğin karı gibi üzülüyorum lan. Harbiden bak. Mutlu olsunlar istiyorum mesela. Ama mutlu olacaklarını da anladım sonunda. Hatun da çok tatlı. Sırf onun için izliyorum zaten diziyi.

Düşünsene, beynine yeteri kadar elektrik verilirse sayısal zekanın 24 saat süreyle mükemmel olacağı söyleniyor. Bu bir gerçek. İnsan beyni bunu yapabiliyor. Özür dilerim. Unuttum. Bende beyin de yoktu. Her neyse, siz beyni olanlar bunu bir düşünün. Fakat 220 voltu kendinize vererek patates kızartmasına dönmesin sakın. Bu bilimsel bir araştırmanın sonucu bildiğim kadarıyla.

Bacağımdaki kıllar gibi karmakarışık bi yazı oldu lan bu. Siktir et, ben olsam okumazdım bu yazıyı. Her yazıda olduğu gibi bu yazıda size şarkı dinletmeyeceğim. Ne dinliyorsanız ona devam edin.

En önemlisi, kalbinizde çalan müziğe kulak verin. Hem kalbinizi hem de ruhunuzu besler o şarkı.